28 Şubat 2010 Pazar

Bazen

Bazen durur düşünürsün, ya ben ne kadar şanslı bir insanım ya da ne kadar mutluyum dersin kendine.

Bunu çok demezsin arada gelir. Arada gelmesi iyidir. En iyisidir hatta ve nasıl geldiği de önemlidir tabi.

Geliş zamanları vardır, bazen aşık olduğun zaman gelir, tabi başlarında, en sık böyle rastlanır ama daha güzeli bir neden yokken ve hayat aynı sıradanlığı ile sürerken gelendir.

Son bir kaç hafta sık sık yaşadım bu duyguyu. Ya dedim ne kadar şanslı bir insanım ben.

Herşeyden önce beni çok seven bir ailem, dünya güzelleri ikiz kız kardeşlerim var. Sonra arkadaşlarım, sayıları çok değil ama sıkı arkadaşlar. Yanımdalar, yukarıda Allah var severler, sayarlar beni.

Güzel bir ülkem var ( özellikle Tayland'a gidip geldikten sonra insan ülkesini daha bir seviyor, kıymet biliyor ). Tarihin akışı içerisinde göreceli iyi bir zamanda doğmuşum ( büyük savaş, kıtlık, salgın hastalık en azından şu an için yok )

İnsanın kendisiyle ilgili herhangi bir özellik saymadan ( zeka, tip, yetenek, eğitim, iş vs vs ) bu kadar çok şeye sevinmesi ne güzel. Bu sebepten şimdiye kadar zaten büyük ölçüde pozifit baktığım hayata bundan sonra daha da pozitif bakma niyetindeyim.

Elbette dertler tasalar olacak, onlar hayatın gerçeği ama sadece kamçısı yapmaya, daha güzeli yaşama için geçilmesi gereken uğraşlar olarak görmeye niyetliyim.

Hayat bazen en güzel dostlarını yanına alıp Karşıyaka'da vapura binerken yanına birer bira alıp ılık esen kış rüzgarında Alsancak'a giderken denizi izlemektir geçen haftasonu olduğu gibi. Hayatın bu anlarını daha da çoğaltmak elimde, elimizde..

13 Ocak 2010 Çarşamba

Bekle Bangkok biz geliyoruz

Genelde gezi notları bir mekan gezilip görüldükten sonra yazılır. Bu kez sevgili okur Bangkok'a gitmeden Bangkok'la ilgili bir yazı yazarak sürece sıradışı şekilde yaklaşıyorum.

Tabi bu çok gezen mi bilir çok okuyan mı sorusuna bu kez okuyarak başlıca kaynak olarak ekşi sözlük ve diğer gezi blog sitelerine uğrayarak yanıt bulmaya çalışacağım. Karşılaşacağım Bangkok burada yazacaklarımdan ne kadar farklı olacak onu da dönüş yazımda göreceğiz.

Gidip görenlerin yazdıklarından çıkardığım ilk sonuç buranın uzak doğunun Amsterdam'ı olduğu yönünde, aynı şehir içi kanal sistemi ( tabi biraz pis kokulusundan ) ve daha çok erkeklere hitap eden hızlı gece hayatı sebebi ile.

Şehir ayrıca tam bir tapınaklar kenti. Her köşe başında bir tapınak bulmak olası. 3 4 günde her tapınağı görmek olası değil ama görülmesi gereken olarak belirtilenler şunlar :

Wat Phra Kaew: Kraliyet Sarayı'nın hemen dibinde bu tapınak. Etrafında böyle rengarenk heykeller çatılar. İçeride mutlaka görülmesi gereken Emerald Buda bulunmaktaymış.

Wat Po: Wat Phra Kaew ve Sarayı geçince ulaşılıyormuş. İçeride meşhur Yatan Buda bulunmakta. Boyunun 46, yüksekliğinin 15 metre olduğunu söyleyince neden meşhur olduğunu anladınız herhalde.

Wat Arun: Nehrin karşı yakasından 80 metreye yaklaşan görkemli bir tapınakmış. Tepesinde enfes bir nehir ve şehir manzarası.

Grand Palace: Wat Phra Kaew ile komşularmış . Gitmişken gezilebilir.

Bu arada önemli not her türlü tapınağa giderken ayakkabı-şort-tişört üçlüsünden şaşmamak gerekiyormuş. Terlikle, askılıyla alınmama olasılığı var.

Şehirde İstanbul'u aratmayacak bir trafik varmış. Bu yüzden 3 tekerli motorlu bir araç türü olan Tuk tuk'lar trafikten kurtulma adına mantıklıymış ancak bu tuk tukçularla iyi bir pazarlık elzemmiş. Taksilerle de aynı şekilde. Şehrin sistemi pazarlık üzerine kurulu. Ulaşım da ayrıca metro-tramway-skytrain üçlüsü de iyi bir alternatifmiş.

Şehrin başka bir özelliği de yine İstanbul gibi rengarenk olması. Akşam rengarenk pazarlarda turlarken karşınıza bir fil yavrusu çıkabiliyormuş örneğin. Kulağa muhteşem geliyor.

Bangkok gece hayatinda patpong (ne tür bi mekan oldugunu anladınız herhalde) 'la falan işim olmaz ben lokal gece hayatını merak ediyorum diyorsaniz, royal city avenue şiddetle tavsiye ediliyor.

Rca bir caddede yan yana dizilmiş değişik türlerde muzik yapan 10-15 klupten oluşmaktaymış. Rca turistler tarafından pek rağbet görmediği icin gittiğiniz klupte bir celebrity kadar ilgi görmeniz mümkünmüş. Tavsiye edilen mekan ise Slim. Benim gecelerim antin kuntin yerler yerine bu native'lerin takıldığı Royal city avenue'da geçer şimdiden söyleyeyim.

Peki ne içiyoruz ?

Singha, Singha, Singha. Harika bir lager beer'mış efendim bu, adı "sing" diye telafuz ediliyor. Bununla birlikte sokaklarda envai çeşit meyve suyu, market ve lokantalarda çeşit çeşit buzlu çay ve kahve bulanabiliyormuş. Bu arada tepesi kesilip içine pipet konulan ve çok leziz birşey olan hindistan cevizini de merak etmiyor değilim.

Merak ettiğim konulardan biri olan elektronik eşyalar da abartıldığı kadar olmasa da ucuzmuş. Ayrıca dolandırıcılık konusunda çok ama çok dikkatli olunması gereken bir şehirmiş.

Şimdilik bu kadar, bekle beni Bangkok ben geliyorum.

10 Ocak 2010 Pazar

Gam'sız

Geçenlerde ben hariç hiçbir arkadaşımın metal ve/veya klasik müzik dinleyicisi olmadığını fark ettim. Eski zamanlarda birlikte metal dinlediğim sevgili kankam Ozan'ı bu genellemenin dışında tutuyorum. Gerçi hala metal dinliyor mu bilmiyorum.

Bu farkındalık işyerinden Utku'nun- ki kendisi 38 yaşında ideal bir aile babası- bana hazırladığı karşık metal CD'si ile başladı. Adamda dışarıdan o mülayim duruşu ile tahmin edemeyeceğiniz sertlikte bir arşiv vardı, sağolsun benimle de paylaştı, ufkumu daha da genişletti. ( Onun deyimi ile üçüncü gözüm açıldı )

Onun verdiği gruplardan bir tanesine hasta oldum ve bu müthiş deneyimi, karşılaştığım bu dahi çocukları hiçbir arkadaşım ile paylaşamayacağım gerçeği ile yüz yüze geldim ( Ozan inan senden bile emin değilim, gençler gerçekten sert )

Grup The Black Dahlia Murder, türü melodic death metal. Grup ismini 1947'de ünlü holywood oyuncusu Elizabeth Short'un asla çözülemeyen esrarengiz cinayetinden almış. Gençler bildiğin dahi ancak öküzlemesine brutal vokali ile grubu dinlemek ve keşfetmek için zamana ihtiyaç var,sabırlı olmalısınız. Sabrımın karşılığını alıp bu grubun tüm şarkılarından ve albümlerinden müthiş bir keyif alınca haliyle insanlarla paylaşmak istedim ve bu farkındalık durumu ile karşılaştım. Ben hariç metal müzik dinleyen arkadaşım yoktu.

Bu durum Beethoven, Sergei Rachmaninoff ve Frederic Chopin için de geçerliydi. Taparcasına sevdiğim bu adamların eserlerini dinlerken yalnızdım. Klasik müzik adına çağımızda deneyselliği ile örnek gösterebileceğim Bear Mccreary'i dinlerken de öyle.

Peki yalnız kalmadığım müzik türleri nelerdi. En başta Rock, sonrasında Blues, sonrasında Pop (ben çok nadir dinliyor olsam da ). Nota konvoyları ( Gam ) genelde birbirinin aynısı olan bu müzik türlerine insanlar ölürken, biterken, benim müziğim yalnızları oynuyordu. ( total insan popülasyonu göz önüne alınınca gelinen sonuç )

Pop, Rock ve Rock n Roll'un babası Blues'u ele alalım. ABD'de siyah müzisyenlerin kendi halk müziklerini modern enstrümanlarla icra etmeye başlamaları ile birlikte ortaya çıkmış bir müzik türü. Jaz'ın da hikayesi çok farklı değil.

Karşımızda duran gerçek şu an dinlediğimiz popüler müzik türlerinin kökeninin Afrika olduğunu gösteriyor. Çok öngörülebilir, kalıplara boğulmuş, yaratıcılığı ve hayal gücü sınırlı türler. Elbette ki zenci kardeşlerim müzik ve spor da çok yetenekliler ama geçtiğimiz yüzyılda yaptığımız gibi tüm dünya müziğini onların kalıplarıyla sınırlamaya ne gerek var.

Afrika ekolünün karşısında ise sadece Avrupanın klasik müziği var ki bu da iki evreye ayrılır. Afrika müziği gibi kalıplı olan klasik çağ ( Beethoven öncesi ), sıradışı herşeyin olabileceği, yaratıcılığın sonsuza gittiği romantik çağ ( Beethoven sonrası ).

İşte metal müzik de ( özellikle death metal ) bu noktada Beethoven'in eski klasik müziğin kalıplarını dağıtması gibi şu an Rock'ın, Pop'un, Blues'un kalıplarını eziyor. Beklenmeyen, öngörülemeyen, sert ve aykırı müziği yaratıyor. Gamlar, Gitar Riff'leri (kısa, tekrar eden nota grubu, motif ) ve vokal kural dinlemiyor. Eh vokal kural dinlemeyince de brutal oluyor, kafa ütülüyor ama türe yakışıyor. Konu açılmışken halk dilinde "böğüren" vokalistlerin bir çoğunun zaten çok iyi clean vokalleri var, tercih meselesi hepsi bu. Bu müzik yaratıcılıkta sonsuza gidiyor beni mest ediyor, müziğin kurallarını ters yüz ediyor ve ettikçe yalnızlaşıyor.

İşin üzücü yanı ise bu metal dinleyenlerin büyük bölümünün sadece hayatlarının bir bölümünde ve özenti olarak dinlemesi. Dinleyicileri işin müzikal anlamda anlattığım boyutunu ( klasik müzik-romatik çağa yakınlık) algılamaktan çok uzaklar . Hatta sadece dinleyen değil icra eden birçok metal müzisyenin de bu durumdan bihaber olduğuna eminim.

Rock'ın da aslında 90'ların başında bu kalıpları aşması için bir şansı olmuştu. Nirvana. Bu şansı ve Kurt Cobain'i kaçırdı.

25 Aralık 2009 Cuma

Sabahattin Ali'yi Özlemek


Onu çok geç keşfettim. Aslında keşfetmeden önceki yıllarda iyi bir okurdum. Gerçi onu keşfetmemiş bir Türk okur ne kadar iyi bir okurdur o da tartışılır.

Öyküler yazıyordum. Arkadaşlara gönderiyor, hevesle yorumlar bekliyordum. Olumsuz olanlara bile çok seviniyor, her eleştriden keyif alıyordum.

Sonra bir gün,kankam, Fatma Nur şöyle bir soruyla geldi : "Sabahattin Ali okuyor musun ? Onu andırıyor yazıların." O zamana kadar Sabahattin Ali'yi hiç okumadığım için bir tepki verememiştim bu yoruma, ama şu an gelse şöyle derdim herhalde " Onu okumak mı ? Kendisine tapıyorum ama yazılarım onu andıracak seviyeden çok uzak."

Evet benim de güzel öykülerim var. Okurken sevebilirsiniz. Ama dahi olmak bambaşka bir şey. Sabahattin Ali de bir dahiydi. Çoğumuz hala bilmiyor, hiç okumadı ve ne yazık ki hiç okumayacak. Sadece üç romanı var ve çok gençti aramızdan ayrılırken. 41 yaşına kadar sekiz öykü kitabı, üç de roman yazmıştı. Ayrıca yüzlerce şiir ki bunların bir çoğu bestelendi ve bilinçsizce kafamıza kafanan şarkılara dönüştü ( leylim ley, aldırma gönül,dağlardır dağlar vs vs )

Romanlarının sonuncusu en güzeli "Kürk Mantolu Madonna" nazarımda ölmeden önce okunması gereken beş kitaptan biridir. O kitabı değerlendirmeye burada hiç girmeyeceğim çünkü sayfalar sürer analizi. Ama ne yapın ne edin mutlaka okuyun, hayatta kendiniz için yapacağınız en iyi şeylerden biridir.

O derin analizleri, hepimizin hissettiği ama dile getiremediği duyguları basit cümlelerle tarif etmesi. Her satırından hissedilen insanlığı ve adamlığı ile gerçek bir hayat tecrübesi ve bence şu an yazdığım bütün övgüleri hakediyor Sabahattin Ali. Belki de daha fazlasını hakediyor.

Seni çok özlüyorum üstad ve hep hayal ediyorum, öldürülmemiş olsan, daha neler bırakabilirdin bize, yine de dehanı kendine saklamadığın, eserlerinle bizimle paylaştığın için çok teşekkürler,

Kürk Mantolu Madonna'dan kısa bir parağraf ile bitiriyorum yazımı

"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

Bunun böyle olmaması lazımdı."

26 Temmuz 2009 Pazar

Toptan Fiyatına Perakende Duygular

2000'li yıllar ve internet ile çoğumuzun hayatında yeni bir kavram var. Dev prodüksiyon diziler..

Hemen hepimiz bu akımdan etkilendik..Ve hayatımızın bir dönemi bu dizileri internet aracılığı ile indirip haftalık takip ederek geçti, belki de hala geçiyor. Bense o ilk çılgınlığı atlattığım şu günlerde bu dizileri sorguluyorum. Nasıl bu kadar tutuyorlar ?

2000 diziler kuşağında benim gönlümün sultanı Battlestar Galactica, daha önce burada da yazmıştım. Ayrı bir yeri var yüreğimde, ileride de sevdiğim diziler olacak belki ama bana öyle geliyor ki, hiçbiri onun boşluğunu dolduramayacak. Başlangıcında sabır isteyen ama sizi kendine çektikçe derinleşen, güçlü oyunculukların mükemmele yakın bir senaryo ile birleştiği bir başyapıttı. Bear Mccreary tarafından bestelenen müziklerinin unutulmaz olduğunu dizi takipçileri bilir. Ama artık o yok hayatımda..

Peki beni haftalık takipçi yapan ilk dizi o muydu ? Hayır, ilki çoğunuzun da bir dönem ya da hala takip ettiği Lost'tu. Ki kendisi kofti bir dizi olduğunu üçüncü sezonu ile birlikte göstermeye başlamıştı. Benim gibi hala takip edenlerin çoğu alışkanlık nedeni ile bırakamıyorlar.

Hatırlayın ilk senelerini, Perşembeyi nasıl da beklerdik. Jack'e ne olacak ? Sawyer'le Kate'in buldukları yer neresi ? John nasıl bir adam ? vs vs . Sevgili okuyucu Jack'i opiyim sana birşey olmasın. Bizi bir şekilde alıyorlar bu dizilerin içine.. Hak eden dizi de bağımlılık yapabiliyor etmeyen de..

Peki neden ? Bu dev prodüksiyonlarda yukarıdaki başlığım var çünkü.. Yani toptan fiyatına perakende duygular.. Artık iyi filmler çok nadir yapılıyor.. Eski yazarlar bile yeni kötü kitaplar yazıyorlar. Yaşadığımız şehirlerin duyguları derinliği azalıyor ve hızlı tüketim anlatılar, yaşantılar, hikayeler hepsi bu dizilerde önümüze servise hazır sunuluyor. Bir nevi önlerindeki boşluğu değerlendirip ceza sahasına dripling yapan kanat oyuncuları bu diziler.

Yemek sepetinden pizza söyler gibi alıyoruz duyguları, heyecanları. Dünyamız artık asfalt, şehirlerimiz plastik. Yazın biz şehirlerimizden uzaklaşırken o diziler de tatile çıkıyor ki bence sadece reyting değil o tatillerin nedeni. Fast food duygu ihtiyacımızın yazın azalması..

Ben takip etmiyorum ama tahminim benzer şeyleri yerli diziler de yapıyorlar. Onlar da bizim ölçeğimizde dev prodüksiyon çünkü.. Arada ne oluyor, her hafta izlediğimiz o karakterlere benziyor onlardan özellikler alıyoruz, onları çalıp kendi hayatımıza karıyoruz. Bazı senaristler bizim için hayatlarımızı yazıyor.

Doğal olarak hiçbiri bir Süper Baba olmuyor, olamıyor. Hatırlayın.. Ne diziydi...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Eski Yazılar.. L'etranger.. Eternitiy

Uzun süre verdiğim aradan sonra bloguma geri dönünce neler hissettim ? Eminim hiç umurunda olmayan bir soru bu sevgili okuyucu ama benim için bu sorunun cevabı önemli .

Yabancı. Çok klasik çok öngörülebilir bir cevap farkındayım ama işin özeti bu. Artık blogum benim için bir yabancının eseriydi. Ben yazmamıştım sanki geçmişte bunları, okurken bazılarını beğeniyor bazılarını vasat buluyordum ama güzellik ya da çirkinlik değildi derdim. Nasıl bu kadar yabancı oluyordu insan bir iki senede kendisine. Nasıl bu kadar değişiyordu ? Belki aynı duyguları şu anki Deniz yine yazacaktı ama eminim kelimeler ve dizilişleri bambaşka olacaktı.

Peki kaç kişi oluyoruz bu hayatta ? Ben mesela şu anki Deniz diyorum çok rahat, atıyorum bir beş sene önceki ya da on sene sonraki Deniz'ler nedir ? Periyodlarımız neler ? Evet şimdi değiştim başka bir insanım.. Aaa eskiden neler yaparmışım. Bu grupları ben mi dinliyordum ? Bu filmi sevmiş olamam.. En acımasız eleştriler de her zaman kendimize geliyor bu geçişlerde.

Yazılarım bu kadar yabancıysa bana neden yazıyorum ? Acaba onlarca roman yazmış bir yazar da benimle benzer duygulara mı kapılıyor eski kitaplarını okudukça ? Peki bir yazının sonsuzlaşması ne oluyor ? Bir süre sonra sana ait olmayacaksa sen değişeceksen çok güzel bir kitap yazmanın ya da çok iyi bir şarkı bestelemenin anlamı kalıyor mu ?

Sene olmuş 2009, ben 2007de başlamışım bu bloga. Bu arada sene 2009 olmuş ya. 2009'da dünyaya gelen bebekler sözüm size : Arkadaşlar biraz geç kaldınız.. 2009'da doğulur mu ya ? Geçti baba ortamlar bitti, yaşandı yaşanacaklar.. Anladınız siz.. Sene olmuş 2009 ne diyim size ?

Nerede kalmıştık ? Yazılar ve onun sonsuzluğunda. Elbette bu amatör blogumdaki yazıların sonsuz değer taşıyacak ebedi eserler olmasını beklemiyorum. Öyle de yazmıyorum zaten ( istediğim zaman ne ebedi, ne sonsuz, ne vurucu yazarım, öykülerimi okuduysan bilirsin sevgili okur ). Ama yine de ters giden birşeyler var..

Sen gittikten sonra bu dünyada bıraktıklarının eserlerinin yaşaması buna tamam. Sanatçılar bence güzel işler yapıyorsunuz ama ya hayatta iken yarattıklarınızın, sonsuzluk umudu taşıyan eserlerinizin size yabancı olması.. Buna nasıl dayanıyorsunuz ? Bu gerçekle nasıl yaşıyorsunuz ?

İlginç bir durum..

12 Temmuz 2009 Pazar

Rekabetin Troykası

Çoğumuz üç büyüklerden birini tutuyoruz. Bazılarımız çocukken şampiyon olduğu için, bazılarımız ailesinden, bazılarımız nasıl olduğunu hatırlamadığımız nedenler ötürü üç İstanbul takımından birini destekliyoruz.

Futbol benim için bir tutku yakından tanıyanlar zaten biliyor. Galatasaraylı olduğumu da biliyorsunuz. Klasik sorulara ve sonuçlara dalıp klişelerin ortasına düşmeye niyetim yok bu yazıda. Yani Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş taraftarlarının varsa bir ortak özelliği buradan genellemeler yapacak değilim.

Çünkü ülkemizdeki rekabet diğer futbol ülkelerindeki gibi semboller, mezhepler, ırklar veya şehirler yüklemiyor bu üç takımın üstüne. Üçü de İstanbul'dan çıkmış, üçü de birbirine çok benziyor, üçü de çok büyük olduğunu iddia ediyor.

Bu yazıdaki motivasyonum büyüklük ya da başarı tartışması da değil. Üzerine konuşmak istediğim olgu takımların yıllar içerisinde belli bir futbol karakteri kazanması, bu karakteri yaşatması ve taraftarlarının bilinç altında bir futbol zevki şablonu oluşturması.

Şu an transfer dönemindeyiz ve bu dönemde gerek takımların transfer politikaları, gerekse taraftarların yapılan transferlere verdikleri tepkiler uzun yıllar boyunca oluşmuş futbol karakterlerinin izlerini taşıyor.

Öncelikle Galatasaray'dan başlayalım. Galatasarayın ekolü Alman futbolundan çok etkilenmiş. Yüksek ihtimal 86'da teknik direktör olarak Jupp Derwall ile başlayan 93'te Karl Heinz Feldkamp ile şekillenen karakter günümüzdeki Galatasaray kulüp ve taraftar reflekslerini belirledi diyebiliriz. Örneklemek gerekirse Sarı Kırmızlı taraftarlar hep tam bir takım oyunu görmek isterler sahada. Bireysel yeteneklerden çok takımda herkesin başarı için son dakikaya kadar çabalaması esastır ve takım oyununun en önemli yükünü orta saha oyuncuları taşır. Bu yüzden taraftarlar en çok orta saha oyuncularının transferlerine sevinir, yeri geldiğinde en fazla onlar eleştirilir.

Fenerbahçe'de ise nereden geldiğini tam bilemediğim bir Brezilya ekolü var. Bu takım şu andaki gibi Brezilyalı futbolcularla dolmadan önce de böyleydi. Özetle Fenerbahçe taraftarı sahada şov görmek ister, mutlaka farklı galibiyet alınmalıdır, tek farklı galibiyetler Fenerbahçe'ye göre değildir. Ve bu yüzden Sarı Lacivertli taraftarlar en çok santrafor transferlerinde heyecanlanır, Fener de Cimbom'un parayı orta sahaya yatırmasının benzeri çok pahalı santrafor transferlerine imza atar. 14 milyon euro'luk Guiza transferi gibi.

Beşiktaş'ta ise Gordon Milne ile başlayan bir İngiliz ekolü var diyebiliriz. Beşiktaşın bildiğimiz sportif başarılarının çoğu Milne döneminden sonra yaşandığı için bu karaktere çok şaşırmamalıyız aslında. Bu ingiliz sistemi ise kanat oyuncularını ilk sıraya taşır ve bu oyuncuların yaptığı ortaları gole çevirecek karambol santraforlarını. Bir düşünün Beşiktaş'ta başarılı olan forvetleri, İlhan Mansız'dan Feyyaz'a, Pascal Nouma'dan Nobre'ye hepsi tek topla gol atan ceza saha fırsatçısı karambol santraforlarıdır.

Yöneticilerin içine işlemiş bu anlayışlarla aslında bir kısır döngü içerisindeler. Bu sene merak edilen Galatasaray'ın Hollandalı teknik adamı ile total futbola göz kırparak bu tarzı değiştirip değiştirmeyeceği ? Galatarasay'ın olası tarz değişimi belki diğer kulüp teknik direktörlerini de rahatlatacak ve belki de o zaman Türk Futboluna yön veren karakterlere kavuşacak kulüplerimiz. İhtiyacımız olan bu transfer motivasyonu miraslarından kurtulmak ve takımları daha dengeli kurmak.

Yeniden

Yalnız blog'uma geri döndüm. Nuri Bilge Ceylan'ın "yalnız ve güzel ülkem" olarak yaptığı Türkiye tanımlaması gibi ben de "yalnız ve güzel blog'um" diyeceğim bundan sonra.

Neden yalnız ? Yıllardır yazmıyorum.. Zaten yazdığım zamanlarda da çok az okuyucum vardı, şimdi eski yazılarımı tekrar tekrar okuyan sevgili ailem hariç kimse kalmadı. Bu önümüzdeki günlerde gelecek nadir yazıları daha da rahat yazmamı sağlayabilir. Nasıl olsa kimse okumayacak :)

9 Mart 2008 Pazar

İstanbul'da İstanbul'dan kaçmak


Bu şehirle ilgili anlayamadığım durumlardan biri, haftasonları ha keza alışveriş merkezlerinden birine yolunuz düşerse otoparkında yer bulamamanızdır. Zaten kalabalıktan sıkılmıyor mu bu insanlar, neden bir de haftasonunu burada öldürüyorlar diye sorarım..


Bir başka haftasonu dramı da Anadolu-Avrupa sahil hattında yaşanır. Hele bir de hava güzelse, kafa dağıtma, yenilenme turu tam bir işkenceye dönüşür, insandan ve trafikten.. İnsandan ve insana dair ne varsa ondan nefret edersiniz vs vs..


Bu hallerden uzak kalmanın çaresi ise İstanbul dışına kaçmak diye klişeleşmiştir. Hayır sevgili okuyucu tek olasılığımız bu değil. İstanbul dışına çıkmadan İstanbul'dan kaçmak mümkün.

Bu haftasonu sevdiceğimin karadenizli olmasından sebep Beykoz ilçesine bağlı Kulindağ'daki dağ evi-restaurantına gittik. İstanbulu Atlas dergisi muhabiri gibi araştıran ve bize yeni mekanlar sunan İlker'e de buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Rakılar içildi yine hoş sohbetler edildi ama en güzeli, karadeniz havası alındı, doğayla kucaklaşıldı, bünyeler kendine geldi. Bu şehrin çilesi anca böyle çekilir dostlar, sevgili yanıbaşındayken doğa ve rakıyla bütünleşerek..

28 Şubat 2008 Perşembe

Kaldırımlar Biliyor

Hayatı sorgularken, ben kimim diyerek aynanın karşısına dikilirken, "ne olmaya geldim nasıl oldum ben" melodilerini mırıldanırken, genelde unuttuğumuz husus yaşadığımız dönemin bizi nasıl etkilediği, nasıl şekillendirdiği ?

Kuşaklar arasındaki ilişki dediğimizde aklımıza gelen : "yeni"nin eskiye özenip kendi tarzını bulmaya çalışırken,"daha yeni" olana kuşkuyla yaklaşmasıdır.

60'lar, 70'ler, 80'ler ve hatta 90'lar dediğin anda sevgili okuyucu benim aklıma oldies but goldies partisi gelmiyor, bunlar bildiğimiz kuşaklar.

Dönemlere damga vuran kitlenin o dönemin 18-25 yaş grubu olduğu düşünüldüğünde 2000 kuşağı olarak adlandırılmamız daha doğru. Peki 2000 kuşağı nedir ? Efendim bütüne baktığınızda bir numarası yoktur. Vasatız dönem olarak.

O yüzden bugün konuşmak istediğim anlatmak istediğim jenerasyon 60'lar. Bu adamlar yıkılıyordu her yönden. Müzikte, edebiyatta, felsefede, yaşam tarzında,bilimde, hayata bakış noktasında bizden fersah fersah güzeldiler.Şekerdiler, tarzdılar. Öyle giyinirlerdi, öyle yaşarlardı.. Günü düşünülerdi önce ama geleceği dair sözleri de vardı. Sezen Aksu'nun deyimiyle "ne güzel çoçuklardı" ve yine onun deyimiyle artık sadece "kaldırımlar biliyor.."

Bir düşünün Pink Floyd, Beatles, Doors gibi gruplar inanılmaz derinlikte sözlere sahip ilk defa bulunan kalıplarla, melodilerle unutulmaz şarkılar besteliyorlar. Kuşaklar boyunca dinlenecek tekrar tekrar cover'lanacak parçalar bunlar..Ve siz o devirde bunların bestelenişine şahit oluyorsunuz. Bir Beatles albümü bekliyorsunuz ertesi hafta çıkacak..Şaka gibi değil mi?

Dönemin yaşayan filozof yazarları Sartre,Camus bir makale yazıyor, herhangi bir söz söylüyorlar. Gün içerisinde gerçekleşiyor bütün bunlar ama bir kaç gün sonra duyuyorsun çünkü insanların arasında güzel mektup mesafeleri var. Ölümsüz olacak cümleler.. Hepsine şahit oluyorsunuz.. Hepsini o an siz de yaşıyorsunuz, yaşatıyorsunuz içinizde..

Biri bir gün aya çıkıyor düşünsenize.Haftaiçi bir gün atıyorum bir perşembe, 3 4 astronot aya ayak basıyor. Siz yaşıyorsunuz o heyecanı.. 40 yıl geçmiş artık aya adam da yollamıyoruz. Hevesimiz, tadımız kalmamış evrene karşı. Fizikçiler o kadar hararetli mi artık evreni çözme adına? Ya filozoflar, soru sormanın önemli olduğunu unutmuşlar, ya da varlar mı, varlarsa neredeler ? Bana birisi şu ülkede şöyle bir filozof var, yaşıyor desin lütfen, kuşaklar boyunca yaşayacak düşünceleri desin.. Yok.. yok..

Yazarlar peki ? Felsefi alt yapının neresindeler ? İnsanlığa dair ne üretiyorlar, devirlerini nasıl süzüyorlar ? Aşk romanları yazmak değil mesele.. Tıkalı kalmak değil.

Müzikten başladık örneklere, diyeceksiniz ki inanılmaz gruplar var abi şimdi de, ne biliyim placebo var muse var.. Ever süper gruplar, ben de çok beğeniyorum ama sözlerindeki derinlik nereye kadar iniyor.. İnsanoğlu keskin müzik kulağıyla her zaman güzel müzikler yaratacak.. Güzel cümleler, iyi kurgular bulup kitaplar yazacak.. Görüntüyü başkalaştırıp iyi filmler yapacak belki ama derinliği kaybettik..

Kaybediyoruz demeyi isterdim.. Şimdiki zamana atmayı isterdim işi.. Hala umut var demeyi.. Ama artık benim de şu an içinde eridiğim internet ve eğlence çağında tekrar derinleşme şansımız yok..Seni belki seviyorum sayın okuyucu iyi bir insansın ama üzgünüm kuşağımızı sevmiyorum..

Kaldırımların sesine kulak veriyorum o yüzden.

27 Ocak 2008 Pazar

Hadi bebek, gidelim





"Ela gözlüm benle gitmek dilersen
Eylen güzel eylen bile gidelim
Yel vursun erisin dağların karı
Koyun kuzu melesin de gidelim

Irak derler Karaman\'ın ilini
Köprüsü yok geçemedim selini
Menevşe yaylanın perçem belini
Lale sümbül bürüsün de gidelim

Karacaoğlan der ki geçti ne fayda
Merhamet kalmadı yaksula bayda
Bu ayda olmazsa gelecek ayda
Onbir ayın birisinde gidelim "


Türküleri unutmak sorun değil aslında, neleri unutmuyoruz ki.. ama bazı türkülerin sözlerini unutmak kayıp, ben de yukarıdaki Karacaoğlan türküsünün sözlerini yeniden hatırladım.. Özlemimi tanıdıktan sonra..

Hayallerimi çoğaltıyorum seninle, gelecek korkularımı raflara kaldırıyorum, kötü sesimle şarkılar söylüyorum, yatağa uzandığım zaman daha fazla dinleniyor, yürüdüğüm zaman daha fazla yoruluyorum..

Daha fazla,daha dolu ne demekmiş seninle keşfediyorum.. Düşlediğim hayata, yazıya adanmış hayata seninle ulaşabileceğimi biliyorum bebek.. Yazdıklarımın ve yazacaklarımın nedeni sensin çünkü..

Bu ayda olmazsa gelecek ayda 11 ayın birisinde gidelim o yüzden.. Hadi bebek gidelim :)
PS : Illustrated by Özlem Karakurt

5 Ocak 2008 Cumartesi

bir nevi günlük vol.II

Sevgili blog,

Son 3 gündür yeni distribütör kurulumu nedeniyle cidden çok yorgun hissediyorum kendimi. İşin aslı beni güzel bir masaj paklar şu dakikada.. Ama yorgunluğumu unutturacak asıl şey olası bir masaj değil onun güzel gülüşü olacak eve dönünce.. Sonra dışarı çıkılacak dostlarla buluşulacak, özlemiş gözleri/m ile seyyare benzer açılardan izlenecek..

Hayat sürprizlerle doluymuş hakikaten, tatlı sürprizlerle.. ben bunu anladım..

Deniz

31 Aralık 2007 Pazartesi

sen yine olduğun gibi kal

Çok yoruluyoruz, çok boğuluyoruz bazen bu şehirde, bazen de sıkılıyoruz. Ama bazı günler oluyor bazı zamanlar, şehri de daha başka seviyorsunuz, denizini de, soğuk esen rüzgarını da.

Bebekte gece bankta otururken önce titriyorsunuz, sonra geçiyor. Hava aynı soğuklukta olsa da bir daha üşümeyeceğinizi biliyorsunuz.

O an sizi sohbetiyle, sıcaklığıyla, gülüşüyle canlı tutan, kendinize getirene teşekkür etmek istiyorsunuz.

Teşekkürler..

17 Aralık 2007 Pazartesi

Biraz da William Adama'dan konuşalım


Yaz aylarından bu yana benim için uzaktan uzağa efsaneye dönüşen Battlestar Galactica dizisinin peşindeydim. Evin ordaki dvdciye aylarca her gün geldi mi dvd'lerim diye sordum. Üç sezonu birden istiyordum çünkü..


Geçen ay başı geldi ve beklediğimden de iyi, tek kelimeyle inanılmaz çıktı. Gerçeklik duygumu kaybettim bu diziden sonra, bir dizi bu kadar iyi olamazdı. Her bölümü her anı dolu dolu.. Ya cidden niyetim diziyi anlatmak değil, güzelliği bozulur her cümlemde.. Ben sadece Battlestar Galactica dizisinin amirali William ( Bill ) Adamanın bazı sözlerini yazacağım.. Olur da bir gün izlerseniz hatırlarsınız ve o anlara daha dikkatli bakarsınız.. Unutulmaması gerekenleri yazmak da benim görevim bir yönden..


emeklilik konuşmasından. hazırladığı klişe konuşma yerine teması bu laf olan efsane bir konuşma yapmıştır. dizinin tüm özeti 25 snde verilir :


"but we never answered the question "why?" why are we as a people worth saving? we still commit murder because of greed and spite and jealousy, and we still visit all of our sins upon our children. we refuse to accept the responsibility for anything we've done, like we did with the cylons. we decided to play god, create life. when that life turned against us, we comforted ourselves in the knowledge that it really wasn't our fault, not really. you cannot play god and then wash your hands of the things that you've created. sooner or later, the day comes when you can't hide from the things that you've done anymore."


Eski düşman yeni dostun sorusu şu şekilde cevaplanır :


sharon agathon: how do you know? i mean, how do you really know that you can trust me?

william adama : i don't. that's what trust is.


başka bir konuşmada bütün ekibine şu şekilde seslenmiştir :


"it's interesting. betrayal has such a powerful grip on the mind. it's almost like a python. it can squeeze out all other thought. suffocate all other emotion until everything is dead except for the rage. i'm not talking about anger. i'm talking about rage. i can feel it. right here. like it's gonna burst. feel like i wanna scream. right now, matter of fact."


oğluna bir keresinde şöyle bir ayar vermiştir :


william adama : every man has to decide for themselves which side they are on.

lee adama: i didn't know we were picking sides.

(walks off)william adama: that's why you haven't picked one yet.


ama başka bir konuşmada rütbe farkını bir kenara bırakıp baba-oğul gibi konuşmuştur :


lee adama: you know, sometimes it feels like the whole ship thinks starbuck would do better.

william adama: i don't.

lee adama: how can you be so sure?

william adama: 'cause you're my son. get some rest, you're gonna need it.


ben bu adamdan, bu dizi karakterinden, hatta ilk defa bir dizi karakterinden bu kadar çok şey öğrendim.. Hepimiz öğreniyoruz ayakta durmayı, ama bill adama gerçek olmasan da cidden katkıda bulunuyorsun. Nasıl adamsın anlamadım ki..


15 Aralık 2007 Cumartesi

erkeğini isteyen gelir alır

Senelerden kaç bilmiyorum ama okul yılları 2. ya da 3. sınıftayız bi cafede sevgili kankilerim fatma nur ve melikeyle iki çiçek bir böcek oturuyoruz..

Kızlar dertliler ikisinin de o dönem yakınlaştığı ama bir türlü olamayan birileri var, çocuklar işin adını koymadığı için rahatsızlar, serzenişteler.. Bi süre dinledim ama yok olcak gibi diil beynim şişecek.. Tek bir cümleyle kesip attım, ki bu cümle sonraları bi efsaneye dönüştü:
"Erkeğini isteyen gelir alır"
Yani vıdı vıdı yapacağınıza gidin çocukları kolundan tutun getirin, devir değişti..
Derken konu bana geldi, o sıralara facebook ağzıyla it's complicated denebilecek bir ilişki halim vardı bi kızla ama olamıyorduk bi türlü, ne oldu dediler, olmadı dedim, aaa üzüldük
hoşlanıyordun dediler, bilmiyorum dedim ve ikinci bombayı patlattım..

"Bir kız benden hoşlanmadıysa aslında ben ondan cidden hoşlanmamışım demektir"

Megaloman olduğumu çoğunuz biliyorsunuz..Benden beklenecek bi cevaptı..Derken bu yaz bu sözlerime bir yenisini ekledim..

"Yazın Deniz Çevik'le takılacak kızın ajandası olmalı"

Yani yaz aylarinda her gün başka bir gezmede olan benimle takılacak kız misal bir hafta önceden çarşamba 7 11 arasında müsaitsem ona göre ayarlamalı kendini, cumartesi havuza gideceksek cumadan manikürünü pedikürünü halletmeli programlamalı kendisini vs vs.. Ama çektiği eziyete değecektir çünkü ben kadınımı yaşatırım :)

Bir de bu sözlerimin yanında beğendiğim kız modeline uyan ve gerek fatma nurla gerekse burcuyla kısaca cücük olarak adlandırdığımız kızlar için ürettiğim önemli deyişler var.. Öncelikle cücük nedir kime denir bunu açıklama istiyorum..

Cücük: Deniz Çevik tarafından fiziksel olarak güzel bulunan, boyları 158 ile 167 cm arasinda değişen, ekseriyetle beyaz tenli düz saçlı hokka burunlu küçük çeneli ve derin bakışlı, minyon olarak tarif edebileceğimiz, yine ekseriyetle güzel gülüşlere sahip olan ne zayıf ne de şişman orta karar kızlara cücük diyoruz.

Bi de sevgili kankim Burcu'nun sevdiği erkek türü olan bizim patates olarak nitelendirdiğimiz bir tanım daha var ki bazı cücük sözleri patateslerle birlikte anılır. Patates de genellikle tombul yanaklara sahip uzun iri kirli sakallı, kızılımsı ya da beyaz tenli erkeklere denir ama kocaman yanak şarttır hatta yüzün önemli kısmını kapsar ama adam şişman da olmamalıdır..
Gelelim sözlere :

"Havada cücük kokusu var"

"Cücükler burada patatesler nerede"


"Cücük mevsimi"

"Cücüğümü yedim bekliyorum"

"Cücük olunmaz cücük doğulur"

"Cücüksüz kaldım duvarlar içinde, elimden çekip aldığın cücük nerde"

Bu sözler üzerine geçen gün geyik çevirdiğim Miray da bir sözle repartuarımı genişletti "Masaj için soyunurum", cidden kopardı beni, benzerlerini geliştirmye niyetliyim..Yeni quote formatlarına açığım sevgili arkadaşlar :)

1 Aralık 2007 Cumartesi

siluet

gecenin bir yarısı..
daha doğrusu akşamın sonları..
sokağında..
eskiden senin de uğradığın..

neden orada olduğun..
önemli değil artık..
aynı şarkılardaki..
tıpkı filmlerdeki gibi..
silueti görürsün karşı kaldırımda..

o bir yerden çıkmıştır..
sen bir yerden..
siluete bakmazsın..
hissedersin yan gözle..

adımların hızlanır..
çocuk gibi zıplarsın uzaklaşmak için..
o da seni fark eder..
ama tanımak için daha dikkatli bakar..
sense çevirmezsin bakışlarını..
gitme/lerde olan sensindir çünkü..
gitmen gereklidir..

en güzeli..
sadece siluet olduğu için..
bilemezsin seni hızlandıranın o mu olduğunu?

derken zamanla..
her yabancı bir yanılsamaya..
her yanılsama bir yabancıya..
dönüşür..

21 Kasım 2007 Çarşamba

bir nevi günlük

bir nevi günlükse bu site hakkı verilmeli..

sevgili blog,

bu yaz aylarını ve hatta güzü gerek sağlık gerekse gönül meseleleri ekseninde tatsız geçirdim biliyorsun..iş konusunda olumlu ya da olumsuz bir şey yaşamadım.. ancak burç sayfalarında mahşerin üç atlısı silüetinde yer alan sağlık-aşk-iş bölümlerinin sağlık ve aşk kısımlarında aylardır vasat altıydım ve bu durum da halet-i ruhiyemi kötü etkilemeteydi.. ama bu sabah bir ferahlama,bir huşu, bir huzur ve bir mutluluk halinde uyandım..

böyle bariz bir mutluluk ve huzur.. anladım ki öyle geçmişte yazdığım gibi yeni bir sabaha uyanacağım naraları ile, yok huzur arıyorum artistlikleriyle, yok şöyle yazarım böyle derinim cafalarıyla bu iş olmuyormuş :) kendiliğinden oluyormuş

ve şimdi bu yakaladığım mutluluğun başka birinin etkisiyle olmaması benim için en güzel olanı.. hayatıma giren birisiyle kapamadım bu kez eski mutsuzluklarımı, kendiliğinden iyileşmelerini bekledim..

şimdi gerçekten iyiyim, çok iyiyim..


Deniz

13 Kasım 2007 Salı

cajon alamama halleri

Belki hatırlarsınız yaklaşık bir buçuk ay önce cajon(kahon diye okunur ) çalgısıyla ilgili bir yazı kaleme almıştım.( Bkz : hola ) Söylemesi ayıp bu yazıyı takriben bende bu çalgıyla ilgili bir dellenme durumu oluştu. Yani evet öncesinde de çok seviyordum velakin yazıyı yazınca accaip gaza gelip bir an önce edinmek istedim.

Kadınım yok ama neden kahonum olmasın serzenişiyle hemen internette sörçledim. Ülkemizde sadece bir çalgı dükkanında buna rastladım. Senkop müzik. Zaten ünlü de bir yer. Markalara baktım, fiyatlara falan, düşmez batmaz avrolu fiyatlar yerine dolarla paritelenmiş ürünler daha çok ilgimi çekti. Ama cidden bayağı bir çeşit vardı. Dedim ki içimden oğlum aletin sürümü manyak, bayağı seveni varmış.

Yazımdan sonraki ilk haftasonunda niyet ettim bu enstrümanı almaya. Cuma bizim Can'ı aradım.

Deniz : " Alo hafız ne yapıyon ? "

Can : "Ne yapıyım kanka ya ders çalışıyorum bitmiş benim hayatım" ( Tusa hazırlanıyor )

Deniz : "Bak gel yarın gezelim biraz kafanı dağıtalım hem, var bir planım "

Can : " Aha, olayın mı var ? "

Deniz : "Yok müdür ne olayı, cajon var ya hani sanduka ondan alcam"

Can : "Ya ben ne günah işledim de senin gibi bi kankam oldu, milletin kankası arar cuma der ki, kanki yarın ortam olacak akalım, sen arıyosun tahtadan çalgı alalım diyosun"

Deniz : "Oğlum var ya bu aletin sesini ambiyansını duyunca şu aksiyon odaklı halinden eser kalmayacak. Valla billa ilaç ruha. Bi görmen lazım sadece"

Can : "Deme la, harbi mi, bak o zaman varım, yarın ararsın beni, haydin ben dönüyorum derse"

Cumartesi öğleden sonra uyandım, bi kendime geldim çıktım diyene kadar saat 5 buçuk olmuş ( e anca tabi ), Can'la da 6da buluşcaz tünelin orada. Deli trafik 2.köprüde. Aylardan ramazan insanlar eşine dostuna iftara giderken ben cajon almaya gidiyorum,kendimi suçlu hissettim. Tek başıma bir arabada, insanlar doluşmuş arabalara. Kentimizde zaman zaman alakasız trafiğin oluşmasının nedenlerinden biri de benim o gün yaptığım gibi sorumsuz davranışlar bence.

Saat 7'de tüneldeydim, Can da yeni gelmişti. Akşam olmak üzereydi. Sıradan başladık dükkanlara girmeye. Bir kaç küçük dükkanda yerli ürünlere rastladık, markanın adı evrimdi ve kötü görünüyordu. Bir süre sonra baktık ki aslında sadece evrim markası var ortalıkta. Senkopa gittik evrim bile yok, beni nette aleni bir biçimde kandıran senkopta cajona dair bi şey bulamayınca umudum azaldı can havli janjan bir dükkana girdim ve orada buldum aradığım tarz bir kahon.

Uzun saçlı bir genç var dükkanı kapatmak üzereydi ama hazır müşteriyi görünce ikilemde kaldı.2 deneme ritmi attıktan sonra fiyatını sordum 300 dolar dedi, içimden hey maşallah derken dışımdan oluru bu mudur diye sordum, yüzde 10 peşin indirimi yaparız dedi. Siz ne kadarlık bir şey düşünüyordunuz diye sordu, 250 300 ytl arası ve taksitle bir şeyler almak istiyordum dedim, tamam işte bu uygun dedi. Kafada yaptığım kabaca hesaba göre 350 ytl peşin istiyordu ve söylediğim bareme uygun diyordu. Satıcılık bu olsa gerek dedim içimden.

Tam ikna olacakken sordum, kılıf da vereceksiniz değil mi? Çocuk hayır dedi, kafa bulma dedim, ciddiyim dedi. O tahtayla yağmurda camurda ne yapacaktım nasıl taşıyacaktım çalgıyı, böyle mantık olmazdı, alet de alınmadı zaten.

Şu an Bursadayım, İstanbul'a dönünce bu haftasonu bir girişimde daha bulunacağım, haydi hayırlısı.

6 Kasım 2007 Salı

eskilerden

"olmak
ya da olmuş gibi göstermek her şeyi
bir renkli gözlük camı gibi ince
siyahın en korkuncu kadar küstah
sanırım ayrılık kadar acıdır
tekrar görüşmek
yeniden ayrılacağını bilerek
ancak sayılabilecek kadar çok zaman var
konuşacak hiçbir şey kalmayıncaya kadar
güne düşmüş yarasalar gibi aptal
ve şaşkın bir halde bakışmak
olmasını istemek
keşke olsaydı demekten
başka çare kalmamış…"

Lise yıllarında dinlerdim Yaşar Kurt'u. Sokak Şarkıları albümünün hastasıydım, "deniz feneri" "hadi baba gene yap" "tahta tekerlekler" "bilgenin şarkısı"vs vs , cidden inanılmaz bir albümdü. Yukarıdaki şiir ise ikinci albumü "Göndermelerin" kapak yazısı. Sözlükte başlığı görünce hatırladım yeni çalışmalarını hiç sevmediğim ve bence müzik evrimini geriye doğru gerçekleştiren bu eski uykusuz geceler sırdaşını. Bi şarkısını daha hatırladım, sadece sözleri geldi aklıma,

"uzun uzun anlatamam herşeyi,
böyle olsun istemedim ben de.
sakın kal deme bana,
gidiyorum alışamadım bu kente.

suskun,deniz boyu martılar,
eve yalnız dönüyorum ben de.
sakın kal deme bana,
gidiyorum, alışamadım bu kente"

25 Ekim 2007 Perşembe

Sonsuz

K-pax( bu bir gezegen ismi) filminin sonunda K-pax'li Prot, dünyalı doktoruna şöyle seslenir :

"Doktor, biz K-pax'liler evren hakkında şunu keşfettik, evren kendini tekrarlayan bir süreç ve her tekrarlayışında her şey aynı şekilde meydana geliyor.. Hayatımızda yaptığımız hatalar evrenin her varoloşunda aynı şekilde yaşanıyor..Yanlışlarımız sonsuz oluyor.."

Peki biz geceleri başımızı gökyüzüne doğru kaldırdığımız zaman yıldızlar bize ne söylüyor? Bu boğucu, fazla ışıklı şehir yaşamında inanın hiçbir şey. Onları göremiyoruz İstanbul'da hatta bazen ayı bile fark etmiyoruz. Eski devirlerde insanlar şehirlerde de yaşasalar yıldızlara bu kadar uzak değildi, ne de yıldızlar onlara..

Çünkü evren durmadan genişliyor. Oldukça da hızlı bir şekilde. Bütün galaksiler olanca hızlarıyla birbirlerinden uzaklaşıyorlar, bir balon gibi geriliyor evren, evrenimiz.. Bunun bir dönüşü olacak mı yoksa sonsuza kadar genişleyecek mi evren bilmiyorum.. Ama uzay boşluğunda sandığımızdan daha doğrusu hissettiğimizden çok çok daha küçüğüz..

Dünyamız örneğin galakside "olası yaşam boşluğu" olarak adlandırdırılan göreceli olarak az sayıda yıldız barındıran bir bölgede oluşması sebebiyle hayata, hayatlara sahip. Böyle başka bölgeler de var evrende ama dünyamızın böyle bir alanda yer alması onun şansı. Çevremizde biraz daha fazla yıldız olsaydı veya şu an olduklarından daha yakında olsalardı, herhangi bir yıldızın başına gelecek bir süpernova patlamasına bakardı herşey. Anında yok olurduk bütün canlılarla birlikte anormal güçlü ışıma nedeniyle..

Ama bu tehlikeden uzağız.. Bir yaşama sahibiz.. Yaptıklarımızın sonsuzlukta yankılanacağı bir yaşama.. Kendimden bir alıntı yapacağım.. "Mavi" adlı öykümden..

"...Ölümden sonra benliğinizdeki duygular da sizin gibi sonsuza karışıyor, sizi bırakmıyor, sizden kurtulmaya çalışmıyorlar, unuttuklarınız hatta bazen etkilerinin azlığı nedeniyle fark etmedikleriniz bile, varlığınızın birer küçük noktasını buluyor ve saplanıyor, yoğunlukları ise hayatın sona erişiyle birlikte dengeleniyor. Sonsuzluk da herşey eşittir, acı da, mutluluk da ve aslında ne acı acıdır, ne de mutluluk mutluluktur, hepsi sadece, en yalın haliyle sensindir..."


Kuantum fiziği sayesinde sahip olduğumuz bir gerçek daha var doğaya dair.. O da belirsizlik.. Aslında ne kadar hesaplarsak hesaplayalım hiçbir şeyin olma anını kesin olarak bilemeyiz çünkü bir maddenin en küçük partikülü bile bizim onu incelediğimiz ışığın fotonundan ya da dalgasından yani ışığın enerjisinden etkilenir.. Biz daha iyi incelemek için ışığın gücünü arttırdıkça bu etki de artar ve bir ikileme dönüşür..

Yine bu bilinmezliğin etkisinde ortaya çıkan bir durum da zamanın belirsizliği.. Zaman zaten durağan bir ip değil artik bunu çok iyi biliyoruz ve evrende bir maddenin konumu üç boyutuyla birlikte zaman ölçüsüne de bağlı. Ama uzay-zamanın bükülebilir olması ve solucan delikleri bize ne anlatıyor.. Bana anlattıkları şu, bir sonsuzluğu da yaşıyor olabiliriz, bir hiçi de.. Yani evren kendini tekrarlamayacak olsa bile biz zaman döngüsü içerisinde kendimizi tekrarlıyor olabiliriz..

Yaptığımız hatalar, çektiğimiz acılar, yaşadığımız mutluluklar, gülümsettiğimiz insanlar belki de sonsuza kadar tekrar tekrar aynı anları yaşıyorlar.. Bu yüzden bazen "düşlerimize uzanırsak dokunabiliriz sanıyoruz".. O kadar gerçek geliyorlar.. Bazen de gerçeklerimiz bir anda düşlere dönüşüyor..

Ama hayat, bize yaşam veren dünya, zamanı hep düz bir çizgiymiş gibi gösteriyor.. Bizi yanıltıyor.. Her şey hesaplanabilirmiş gibi, her insan bekleneni yaşıyormuş gibi geliyor.. Aslında yanılan dünya.. Ve unutulacağımızı düşünüyoruz.. İz bırakmak istiyoruz.. İçimizde bir boşluk var.. "Sonsuzluk" adlı öykümden bir alıntıyla devam ediyorum :

" İnsanın içinde dolduramayacağı kadar büyük bir boşluk vardır. Doldurmak için her şeyi dener insanlar; inanırlar, aşık olurlar, korkarlar, sevişirler, yaratırlar, üretirler ve de en önemlisi yazarlar ama ne yaparlarsa yapsınlar dolduramazlar içlerindeki derin uçurumu..."

Belki ben de zamanın bir sonu ve bir başı olduğunu düşündüğüm için yazıyorum, ya da yazıyordum.. Belki de unutulmamak için bilemiyorum.. Yine "Mavi"den yapacağım bir alıntı :

"İleride unutulmamak için çocuk yapanlardan olacağım, biliyorum..."

Öykümde bu cümleyi düşünen karakterim gerçekten umutsuz bir insandı.. Ama ben öyle değilim.. Artık farklı bakıyorum yaşadıklarıma, yaşattıklarıma.. Diyorum ki bu dünyada yaptıklarım sonsuza karışacak.. Her dokunuşun, her gülüşün enerjisi sonsuzla bütünleşecek.. Acı acı olmaktan, mutluluk mutluluk olmaktan çıkacak.. Her şey benliğimiz olacak..Sonsuzluk aynı zamanda hiçlik, yaşam aynı zamanda ölüm olacak.. Evren bize bunu anlatıyor çünkü..

Umut doluyum, boşluğa uzatıyorum elimi, "tam karşıya geçerken bırakılacak olsa da" önemli değil artık.. Huzurluyum..

Galaksiler bile uzaklaşırken birbirlerinden, insanların yakın kalabilmelerini beklemek ne kadar doğru, bilemiyorum..